31 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni ,Yeni Yıl


     Yılın son gününe gelmişiz.
     Bıktık,sıkıldık 2011'den, heyecanla 2012'yi beliyoruz.Halbuki 2010' a veda ederken de aynı heyecanı 2011 için yaşamıştık.Hiç birinin diğerinden farkı yok yılların.Uğurlu uğursuz kavramlarına inanmıyorum.Anı ,günü, ayı yada yılı güzel yapan insanın kendisi olunca şans faktörü neyi ne kadar etkiler tartışılır.
     Son bir haftadır  'yılın en başarılı yazarı, en başarılı filmi, en başarılı bayan oyuncusu,en bilmem nesi...' onlarca 'en' seçilip duruyor her yıl olduğu gibi.Gaza gelip kendi seçtiğim 'enleri' yazmam gerek ama ,içimden gelmiyor.Keyfim varla yok arası.Kar olmadığı için olabilir.Ocak ayı beyaz olur.Özledim o pamuksu  masum şeyleri.
      ***
      İyi,kötü,güzel,çirkin ve daha bir çok sıfatla tanımlayabileceğim bir yıl geçirdim.Bu sıfatlara daha nicesini ekleyebileceğim yeni bir yıl, saatler sonra beni kıskıvrak saracak.Neler yaşayacağımı bilmediğim koskoca bir yıl! Pervasızca bekleyeceğim saatlerin geçmesini.Evet; eğlenmek ,yemek ,içmek ,geri sayım var bu 31 aralık gecesinde ve ben de merak var,heyecandan çok.
    Her yeni yıl sürpriz bir yumurta gibi, için de sizin için ne olduğunu bilmediğiniz.
    En fazla sevdiklerimiz, en çok ihtiyaç duyduklarımız,durmadan  hayalini kurduklarımız bizimle olsun.
    Adil davransın bize bu yıl, haksızlıklar olmasın.
    Gülmekten yanaklarımız acısın.
    Konuşabilmeyi başaralım.
    Renkleri sevelim.
    Yaşamayı layıkıyla becerelim.
    Barış koksun evrenin her köşesi ,durmadan içimize çekelim.
    Ve gülümseyerek hatırladığımız bir sürü güzel anıyla 2013 bekleyelim...


                                                                                      Güzel Şeylerle Dolu Bir Yılımız Olsun ! :)




24 Kasım 2011 Perşembe

Değersiz Mevsimler

 
   Yerleri sarıdan kahveye boyayan dökülmüş yapraklar,
   Ne yapacağını bilmeyen karasız bulutlar,
   Balık sezonunun girmesi,
   Rüzgarın sert sert esmesi
   Kadife pantolonlara, boğazlı kazaklara sempatiyle bakmalar.
   Havadan etkilenip buram buram aşk ,hüzün kokan şarkıları dinlemeler
   Teoman 'istanbul da sonbahar' paylaşımlarının artması
   Ne zaman geldiğini anlamadığım ama başını alıp gitmeye çok az zamanının kaldığını bildiğim güz ; aklıma hep sıcak kahveyi getirir.
   Şekersiz ama kreması bol.
   Tadı acı ama sevilesi.
  Güneşi sürekli saklama çabasına girişi can sıkıcı olsa da ,sis;biraz endişe kokarken, sessizliği sevdiriyor.Bir de yağmurlar tabi.Yürümek hayattan kopuk ,yüzünü yıkayan yağmurdan dolayı duyulan mutlulukla , biraz üşüme birde toprak kokusu.Ne güzel terapi.
   Renklerini sevdiğim sonbahar böyle hoş pastel tonlarını hatırlatırken bana, birilerine de 'aşk başka sonbahar da hele ki kasım da'  nutukları attırır.İstisnasız evrende ki herkesin kasım ayında aşkı acayip farklı yaşaması ,hissetmesi baya ilginç.Kasım da aşk diğer aylardan farklı değildir, aynıdır.Her şey eskisi gibidir.
   Birinin  ellerini ellerinde hissetmek için kasıma gerek yoktur.Güneş kovalarken rüyalarımızı, uyanmamak için direniyorsak bu herhangi bir gün olabilir.Aşk dediğiniz şey film repliği değildir. Çalınca birden irkilip hatırladığınız kurulu saat değildir.Belirli gün ve haftalardan ,doğum günlerinden değildir,  yıl da bir kere kutladığınız.
   Yorgunluktan göz kapaklarınız kapanırken karanlıkta onun resmi beliriyorsa,duvarlardan ,sayfalardan kazısanız da yazıları geçmez ,bitmez.Temmuzun ortasında bile burnunuz akıyorsa buna sebep yaz gribi değildir.Böyle bakınca yaz ayları  gerçekçidir üstelik ,sonbahar daha aldatıcı.

   Aynalarla kaplıdır etrafı.
   Bir sürü bir sürü aynayla.
   Ona benzer onlarcası.
   Hangisi gerçeği hangileri çakması?
   Önemli değildi açıkçası
   Benim ki sadece bir kalp yanılgısı.
   ***
   Belli tarihleri beklemezsin.Sadece seversin.Şubata gerek yoktur, mayısa,hazirana,ağustosa,eylüle, ekime,kasıma..Zamanın önemi yoktur,hiç yoktur.
   Aşk hep vardır çünkü.Yağan yağmurda, dökülen  sarı yaprakta, kaşarlı tostun tam ortasında, kahve köpüğünde, martı sesinde, saatin tik taklarında ,hızlı giden taksinin camından savurulan saçta, simitin yanında içilen çayda, taze ekmek kokusunda, kumbarada, golde,baskette, saçma sapan esprilerde,yastıkta, sıcak kestanede, ızgara balıkta, tarotta, kedinin yumağında, yeşil çayda,  yeşilçam türk filmlerinde vs, vs...
  Gözlerinle seversin akvaryumda ki balığı sever gibi çok seversin.En dar sokaktan bile daha dar olan yüreğine sığdırabilmişsindir o sevgiyi, üstelik böylesine büyükken.
  Kardan kalpleri ,güneş eritemez.Sıcak sevgiyi yağmurlar söndüremez.İşte bu yüzden mevsimlerin sözü geçmez!
  ***
 -Ayna ayna sihirli ayna ,söyle bana aşk ne yapıyor bu sonbahar da?

29 Ekim 2011 Cumartesi

İçimde ki, İçinde ki


en alttaki şarkının eşliğinde okunması, rica olunur 

Dünya ne kadardı? Zihnimiz tamamını kavraya bilir miydi?
İstese biri çok istese, sadece onun olabilir miydi?
***
Gecenin bir yarısı arabada giderken, camdan gördüğüm kadarıydı..
Işıkları göz kırpa kırpa yanan evlerin,sokakların, reklam panolarının ışıkları kadar.
Ne önemi vardı ki kavgaların,savaşların,nefretin,kırgınlıkların..
Herkes yaşayabildiği kadar yanıyordu işte.
Sonra sönüceklerdi nasıl olsa, ne kadar yandıklarını bile hatırlayamadan.
Korkuyor muyduk iyi olabilecek her güzel duygudan.
Öldürebilmek daha mı kahraman yapıyordu bizleri?
Ağlayan birilerini görünce, daha kolay mı aşık oluyorduk?
Lanet eden birini duyunca ,daha mı seviyorduk yaşamayı?
Paylaşmayınca mı, tıka basa nefisler doyuyordu?
Yalanlar mı mükemmel yapıyordu bizi?
***
Pasta kreması yapmaktan basitti ,dost olmak
Nefes almak kadar doğaldı ,öpmek
Çimleri biçmekten daha  yorucu olamazdı, konuşmak
En ucuz şeyden bile daha ucuzdu gülümseyebilmek
Küçük bir çocuğun denize çişini yapması kadar kolaydı, el ele tutuşmak.
***
Arabanın camına yansıyan silüetime baktım
Sonra ;karanlık,yıldızsız gökyüzüne
Kendime yanıt vermeye korktum.
Önümde arkamda oturan, yanımda ayakta duran tanımadığım insanlar,
Siz de cevap veremezdiniz; o yüzden hiç sormadım.
Geçmiş için,bugün için nefret ederken yarın için umut taşır mı insan?
Hiç tanımadığı birini resimlerine bakarak sevebilir mi yada o ağlayan birini görünce üzülebilir mi?
Sonsuz olması istenen ,hemen yarın ölüyorsa
...umut hala var mı?
***
Umut hep vardı
Kaybettiğimizi  sandığımız şeydi o.
Bizimleydi.
Hep oradaydı içimizde bir yerdeydi.
Arayana  yakındı , aramayana çok uzak.
Ama yine de oradaydı.
Çoğu kişi hiç bulamadı.
***
Umut hep var.
Biz doğduk doğalı hep orada
Sıkıştırılmış öylece duruyor
Bulunmayı bekliyor..



17 Ekim 2011 Pazartesi

Kimsenin Bilmediği Masal

  Bugün bir masal anlattım kendime.
Mutlu olmak istedim,azıcık biraz çocuk.Sıkılmıştım çünkü.
Yalnızdım evimde, tüm odalarda.Sessizlikle karşılıklı bakışıyorduk.Kahve içtim.Sonra fal kapattım.Uydurdum durmadan, saçmalıkları mı diledi sessizlik.
  Söyleyeceklerim bitince sustum.Mutfaktan ara ara bozuk bataryası yüzünden damlatan çeşmenin sesi geliyordu.Gülümsetti beni ama yetmedi.Mutlu olmama yetmedi.Ben de masal anlattım kendime.Işıkları söndürdüm.Gece 02:00 sularıydı sanırım.Ayakta durdum ,oturmadım bile.Sokak lambasına baktım yağan yağmuru izledim.Çöp kutusunda da  dört kedi vardı.Hava soğuktu üşüyorlar mı diye düşünmeden edemedim.Benim evim sıcaktı, ellerim buz gibi.Hep böyle olur,hep soğuk.Geldi kış.Ne seviniyorum,ne de üzülüyor.
   Evimin penceresinden görünen denize baktım ,bazı sabahlar burnuma camı açtığım da hücum eder kokusu.Komşum oldu; ama o tanımaz beni.Kokusunu yolladı o kadar, hiç gelmedi!
   Hazır hissettiğim de başladım anlatmaya.Sıcak nefesim camda iz yaparken bilmediğim bir masalı anlattım kendime.Hiç duymadığım, hiç okumadığım...
   Sokağın tam karşısın da görüyordum kendimi.Çocukken giydiğim şu elbise vardı üzerimde krem rengi,tam göğüs hizasında kahverengi, avuçlarım büyüklüğün de ki bir kalp deseniyle.Çok severdim onu , döndüğüm havalanırdı eteklerim, uçtuğumu zannederdim.Yine öyle döne döne geçtim sokaktan.Yağmur beni ıslatmadı sadece okşadı açık omuzlarımı.Kediler yanıma geldi zıpladılar,sevinçle.Ellerim de onlara verecek bir yiyecek yokken üstelik.Üşümüyordum.Geceyi titreten soğuğu evine yolladım, yıldızları uykuya yatırdım.Sadece ay vardı gökyüzün de.Şarkı söylüyordu bilmediğim bir dilde.Dinlemedim,umurum da değildi ne söylediği.Ben, benim şarkı mı söyledim,kendi dilimde.
   Yanaklarım al al.Yine çok beyazım.Ay beyazlığında.İltifat etmiyorum kendime , gece karanlık olunca böyle oluyor.
   Bugün bir masal anlattım kendime.
   O geldi.
 Çocukken sahip olduğum turuncu balık.Çok sevmiştim onu,beklemediğim bir zamanda ölmüştü.Şimdi vedasız gidişini telafi etmek için yanımdaydı.Öptüm onu.Okşadım başını ,ellerime aldım.Biraz ilerde ki baloncuyu gördüm.Bir sürü balonun içinden mor olanı istedim, verdi ve ben balığımı balonun üstüne koyup havaya saldım.Özgür bıraktım.Hiç uçacağına inanır mıydı?
  İp atlayan çocukları gördüm .Hemen atıldım,zıpladım dakikalarca.Herkes  gülümsedi,hep kahkaha attık nedensiz.Yerlerinde elma şekeri bitmiş rengarenk sokakta yürüdüm.Sevdiğim her şey buradaydı.Annem,babam,en yakın arkadaşlarım uzaktan el salladılar bana.
  Anlattığım masalı duyunca o gelmişti...
Buradaydı.Cennette olduğuna inandığım ananem.Çok uzaktaydı.Yine dokunamadım, bir kez olsun.Nasıl da isterdim...Yine de oradaydı.Bir gün yakınında olacağına inandığım...Gözlerimi sımsıkı kapadım.
   Bugün bir masal anlattım sevgili...
Belki  oradaydın göremedim seni,ses vermedin.Yol boyunca yürümeliydim.Beklemeden gittim.Seni hiç aramadım.Özür dilerim.Son kum tanesi düşmeden bu masalı bitirmeliydim,her şey bal kabağına dönmeden.
   Ben de gittim.Bir kuş geldi, aldı beni.Kalbimde sıcaklık hissettim,burnumun üstünde bir kar tanesi.Unutmuşum masallar ülkesine de kar yağar sevgili.Yağdı ince ince taneleri,olabildiğince sakin.Kuşa sarıldım,tüylerine gömüldüm,kulağım da ninni,uykuya daldım gökyüzünde.
  Masalım mutlu bitti,ben rüyalardayken,kar taneleri saçımda dans ederken bitti,sessizce bitti...

:)

7 Ekim 2011 Cuma

Teşekkürler!!!

     6 ekım önemlidir.İstanbulun kurtuluşudur.Kutlanır.Bazı yollar kapanır.Okullar tatil olur, öğrenciler mutlu...Ne güzel gündür 6 ekim  İstanbuldaysınız.
    Steve Jobs öldü bir de bugün ki daha bir hüzünlü oldu .
    Birşey daha var  bugünü  önemli kılan.
    Bir doğum günü, benim doğum günüm :)
    Günlük hayattaki öle abartılı günleri sevmem.Genel anlam da kutlanır çünkü.Özel değildir.Doğum gününüzün olduğu tarih, evrende ki en önemli insan sizmişsiniz hissi yaratan bir gündür.Aile, akraba ,arkadaş,eş-dost, sizi böyle sevgiye boğar,şımartır,yanaklarınıza onlarca öpücük konar, kollarınız bir sürü bedeni sarar.Sevildiğinizi hissedersiniz en en derinden.Gülmekten yanaklarınızda ki kaslar ağırabilir.Doğum gününüz hiç bitmesin istersiniz ,saat 00:00 olmasın..
geçen yıl ki pastam,üzerine birthday yazamayan kişinin eseri:)

    22oldum bu yıl, bir yaş daha büyüdüm ben.
    22olmak ne demek?
22 yıldır yeryüzünde olmak, o kadar yıldır nefes almak,yaşamak...Belli bir dönem yaşadığından habersiz ,sonra belli belirsiz, daha sonra daha bilinçli.
    Ne yaptım 22 yılda? Derin bir  çekiş,ciğerlerimi havayla doldurma..
1.yaş günüm
     Bu sorunun cevabı gülümseyerek yada hüzünlenerek hatırladığım anılar birikintisi sanırım.Ne anlatabilirim ki? İki çocuklu bir ailenin ilk çocuğu olarak geldiğim dünyada , her yıl doğum günüm kutlandı.1.yaşımdan şu güne.Hep mumlarımı üfledim, frambuazlı pastamı kestim.Dileklerimi diledim, yeni yaşıma kavuştuğum her bir sene.
     Çok kişi benim kadar şanslı değildir, sanmıyorum.Çocukken anne, baba, dede ,anane gibi aile üyelerimle kutlardık doğum günümü.O zaman dümdüz olan saçlarımı tarardım heyecanlı heyecanlı.Elbise giyerdim.Büyüdükten sonra aile ile kutlamaya , arkadaşlarla kutlama eklendi.Lisedeyken kutlamalarımı  hep bir gün sonraya bırakırdık, tatil olduğu için.Üniversite de böyle bir durum yok tabi.Geçen yıl sınıf arkadaşlarım Aybike önderliğinde dersin ortasın da pastayla içeri gelmişlerdi.Ben fazlasıyla şaşkın, analitik kimya dersin de böyle bir süpriz.Gecesin de yurtta yine Aybike önderliğinde yapılan , James Blunt  'give me some love ' şarkısı eşliğinde gelen pastam.Bir de ailemle yaptığım kutlama var tabi.
    Bu yıl da süpriz bir şekil de kutladık.Yarın da kutlucaz bir kez daha.Şanslıyım demiştim:)




3.yaş günüm.Yakamda ki para dedemin hediyesi ve saçlar..
  Küçükken çok küçüktüm ben.Sonra her yıl biraz daha büyüdüm.Çok şey öğrendim.Artık büyüktüm ben,büyümüştüm..


    Güldüm,ağladım,sevdim,nefret ettim,kızdım,affettim,söyledim sustum,doğanlar gördüm zamansız ölenler,sevenleri sevilenleri,zamana meydan okuyanları,gökyüzünü siyaha boyayanları izledim,hayal kuranları,savaşanları.Hikayeler dinledim ninniler ,yalanlar,tutulmayan sözler,boş iltifatlar..Sıcak kucağım oldu hep annem vardı baş ucumda ellerimi saran , gözyaşımı tutan dostlar.
    Seviliyorum ben.
Güzelim,çirkin,aşığım,öfke dolu,günahkarım,yeni doğmuş bir bebek kadar masum,zekiyim,aptalım,uzunum,kısayım,sakinim,asabiyim,güçlüyüm, zayıfım.Arasında birşey değilim hiçbirinin, hepsiyim ben.Umutsuzum mesela ama her gece kayan yıldızlara bakarak dilek dilerim.Uçarım çok yukarlara sonra birden çakılırım en derin uçurumlara.Merhaba dediklerim, veda ettiklerim,keşkelerim ,pişmanlıklarım iyikilerim var.Özlediklerim, unutmak istediklerim.Bu benim.
    Böyle bilenler kutladı bugün beni. Belki canı gönülden, belki formaliteden.Önemli değil.Güzel birşey söylemek için iki sözcüğü bir araya getirip bir cümle kurdular bana ; 'İyi ki doğdun.'
 Basit  belki,klişe.Dedim ya hiç önemi yok.Bazen mutlu olmak için, mutlu etmek için tek cümle yeterli,paragraflara  gerek yok ki..
   Mutluyum,minnet dolu..
   Teşekkürler ailem.
   Teşekkürler dostlarım.
   İyi ki doğdum, iyi ki doğduk! :)
   

1 Ekim 2011 Cumartesi

T.I.R.A.Ş. Part 2**

**Toplumun interesting ruhsallığına aklına şaşırıyorum.

*Allık toplarımı geçen yıl yurdun kalorifer deliğine dökmüştüm hayli azalmıştı.Bu yılda lavaboya döküldü.O minik topcuklar sekti sekti ve lavabonun deliğinden aşağı gidiverdi.Çok üzücüydü, aynı hatayıysa  iki kere yapmak...Allık topum kalmadı!!

*Güneş gözlüğü,tayt,deri mont çılgınlığı,çok tuhaf çizmeler,apartman topuk ayakkabılar.. Herkeste,her yerde.Yaşadığımız toplum şirinlerin köyü gibi hepimiz aynıyız.Ne mutluluk <3

*Türk kahvesi olmayan ev, ev değildir.

*Otobüste,metroda ,tramvayda hapşıran ama o mübarek ellerini kullanarak ağız burun kulak artık neyse kapamayanlar iğrençsiniz,mikrobiksiniz! Kafanıza poşet geçirin ,halka öyle karışın.

*Facebookta bi  dürtme mevzusu varki(!).
  Bir diyeceğin varsa msj at.Tanımıyorsan dürtmek tanışmak istiyorum demek midir?.Dürttükten sonra karşı tarafta seni dürtünce ,tamam oldu bu iş diyip sonra da arkadaş olarak ekliyor musunuz?.Dürtmek bi nevi selamlaşmak mıdır? Fazla karmaşık.

*Lensi tek seferde takmak yetenektir.

*Beyaz rengi severim; kirlenmediği ve en ufak lekeyi göstermediği sürece.Mesela beyaz  ayakkabı güzeldir.Aldıktan  2 hafta sonra ise inşaatta çalışmış gibi kir tutmasına deli oluyorum.

*Toplum olarak kendimizi çok fazla birşey sanıyoruz.Belli dönemlerden geçerken yaşadıklarımız buna sebeptir.Örnek olarak her küçük kıza ' bak düğün var , sana gelinlik giydirelim küçük gelin ol' denmesi ,alına al moruna mor giydirilip süslenmesi ve küçük gelinimizin kendini acayip güzel  sanıp havalara girmesi ya da sünnet çocuğuna  prens muamelesi yapılması, onun da burnu kaf dağında dolanmasına sebebiyettir.. İşte böyle başlar taa çocukluktan eser kendini beğenmişlik rüzgarları.

*Annelerin misafirliğe gittiğin de  yada misafirlerin onlara geldiğinde çocuklara 'canım siz aynı yaştasınız hadi arkadaş olun' diyip popolarına vura vura çocukların birbirleriyle arkadaş olmaya zorlanması ,hür iradeyle bireylerin, karar verme hakkına saldırıdır.

*Spor dalları konusunda kısır bir ülkeyiz.Sadece futbol biliriz sadece onu severiz.Tamam futbol zaten güzeldir ,sevilirde diğerlerine de şans vermeli.Takip etmeli basketbolu bunun yanında NBA tabi.Başka birşey,orda ki oyunlar ,kalite...NBA in açılımını sorsak ' Ne Bu Aq!' diyenler duyabilirz.Türk basketbol takımını da sadece avrupa-dünya şampiyonlarında izleriz, acımasızız.
Akrobasiyi bilmeyiz ama sabahın köründe tıklım tıklım olan metrolar da kapıdan zorla içeri girmek için akrobasi yaparız.Çok hızlı şemsiye çeker otomatik kapının kapanmasını önler, ani hareketlerle kol,bacak koyar hopp içeri dalarız.Estetik hareketler izleriz o tıkışıklığın içinde.

*Sürekli toplu taşıma araçlarından gittik ama malzeme öyle çok ki.İnsanlar gerçekten şaşırtıyor.Hoş giyinimli,makyajı yerin de ,hanım hanım duran bir bayanı durakta kesersiniz, masumca otobüsü bekler içiniz erir.Lakin arabayı kaçırırsa ondan beklenmeyecek  hızda o otobüsün arkasından öyle bir koşar ki, atletlere taş yutturur.İnanamazsınız.

*Kurabiye yerken içilen süt.:) Aralarında ki ilişkiye bayılıyorum!!

*Elimizde ki en önemli şey kesinlikle sağlık.Unuttuğumuz,önemsemediğimiz hazinemiz.Üzerine düşünmeliyiz.Bu gerçeği fark ettiren şeyler görüyorum bu ara.(Kendime not bunun üzerine yazmalıyım.)

*Bazı anlar olur.Aklınıza o an yaptığınızla hiç alakası olmayan birşeyler gelir.Öyle oldu bugün.Kışlıklarımdan bir kaç parça hazırlarken bir hikaye geldi aklıma.Nerde okudum nerden duydum hatırlamıyorum.İran mitolojisinden Simurg diye bir kuşun masalı.İnsanı andıran ,fevkalede güzel , eşi benzeri olmayan allanıp pullanan biri, kuşların efendisi.Efsaneye göre yeryüzünde ki tüm kuşlar bu simurgu görmek istemiş ve dağ tepe geçerek onu aramaya koyulmuşlar.Vadiler, dağlar geçmişler.Çoğu kaybolmuş, ölmüş,helak olmuş.Simurg kuşunun yaşadığına inanılan yere varan ,geriye kalan 30 kuş bakmışlar ki simurg yok.Farsçada si 'otuz' ,murg 'kuş' demek.Anlamış 30 kuş; aradıkları sultanın aslında kendilerinin ve gerçek yolculuğunsa  kendine yapılan seyahettin olduğunu..
Hikaye de eksiklik veya fazlalık olabilir.Anımsadığım kadarı bu.

* Ve unutmadan herkes bir gün Sezen Aksu dinler.Evet şimdi bu ne alaka?Bilmiyorum ,söylemeden geçmek istemedim.Dinlemem ben diyerek büyük konuşmayın, paşa paşa dinlersiniz.Bu kadar.

13 Eylül 2011 Salı

Demogoji

Güzel şeyler hep biter ;


En sevdiğiniz dizinin finali yapılır.
Tiramusu ,dondurma,çikolata biter.
Mükemmel bir kahvaltı ile başlanan birgün  biter.
90 dk lık ezeli rakiplerin maçı uzatmaya  gitsede biter.
Ciğerlerin parçalanırcasına atılan kahkahalar, yada hayvansı şekilde ki hıçkırıklar
Bitmez denen yollar, geçmez denen zamanlar geçer.
Muse 'unintended'
Dondurucu kışlar ,kavurucu yazlar
Her yeni yıl , her yeni yaş
Aşk
Gece yolculukları
Cold Play 'fix you'
The Green Mile
Por una cabeza,
Bin parçalık puzzele
Yeni alınan bir karikatür dergisi
Çilekli milkshake
Boğaz turu
Hevesler, niyetler
Derin mis gibi uykular
Sonunu getirmek istemediğiniz yazı
En sevdiğiniz parfüm, oje.
Kontur
Bayram da toplanan  paralar , biriktirilen harçlıklar
Sabır
Veda partileri
Orhan Atasoy 'gemiler'
Full olmuş  telefon yada laptop şarjı
Yeşil erik, yeşil elma
Final ,vize haftaları
Kar tatilleri
Avea, turkcell bedava smsleri
Karşılıklı bakışmalar
Kötü şans
Bozuk para
Buzdolabında ki ; altılı karışık meyveli maden suyu
Kumandanın pili
Selpak peçete (on paket bir arada)
Peter Pan masalı
Harry Potter ve yüzüklerin efendisi serisi
Keyif sigarası
Fal baktırdığınız anlar
Sevdiklerinize ahtapot gibi sarıldığınız zamanlar
Öksürük
Bebeklik,çocukluk,gençlik,yetişkinlik,yaşlılık..
Hepsi biter daha nicesi biter. Bunlar gibidir tatil, o da biter. Nasıl başlayıp bittiğini anlamadığımız halde biter.Sevdiğimiz insanların ömürleri bile biterken tatile ne kalmış tabi.Biz tembellik yaparız, zaman değil .Onun işi bu ; bizi bitermek.Yeni bir günah geçisi bulmak değil amacım , doğruları  farklı göstermeye çalışmak ,acıma duygusu uyandırmak falan; ama bakınca öyle duruyor. Sinir bozucu olan; terketmek yeniden kurulu düzeni, birilerini.Yerli yerinde olan eşyaları valizi tıkıştırmak, ayakkabıları kutulara koymak, kol çantalarına ne buluyorsan doldurmak.Arkadaşlarla yarı yıl tatiline kadar vedalaşmak.Gözümüzden tek yaş akmasa da (ucunda ölüm yok elbet) ona yakın durmak.Kötü işte.Keşkeler hep mümkün olacak şeyler olmadığı için isyan ediyorum işte, kendimce.

9 Eylül 2011 Cuma

T.I.R.A.Ş. Part 1**

**Toplumun interesting ruhsallığına aklına şaşırıyorum.

*21. yy olsa da çağ , hala kocakarı muhabbetleri dönüyor.Yok efendim çocuklar kahve içmez sonra kara olurlar.İşte tencerenin dibini yalama düğünün de kırmızı kar yağar.Birinin elinden bıçak,makas alma kavga edersiniz.Siyah çorabında beyaz iplik varsa sevdiğin seni düşünüyor.Geceleri sakız çiğnenmez,ayna kırmak uğursuzluktur bla bla bla...Komik  evet ama bunlara inan insanlar çok.Hepsi gerçek olsa da kahve olayında sorun var. Çok severim ve hep içtim.O kara olma meselesi bende ters tepti kocaman teyzelerim. <3

* Facebook insanları kendilerini bişey sanmalarını sağlıyor.Açıyorum  birinin profilini , bildiği diller yerine  gözümüze soka soka yazdıkları; ingilizce, almanca, italyanca, yunanca, arapça, bulgarca, onca bunca.Sorsan evet hayır demeyi bilmez, yazmış oraya allah ne verdiyse.Bu kadar olamaz, olmamalı.İtiraf edin birşey bildiğiniz yok gençler.o.O Ben minik kuzenim eylülün dilini çok iyi biliyorum mesela ama yine de yazmıyorum.
    fu: su
    fufu: süt
    dade gitmek: gezmeye gitmek
    tatti: yatmak
    eeeee yap: uyumak
    nemnem: meltem
    mama: her türkü yiyecek
  Dil budur, ben bunu  çok iyi konuşur ve anlarım:)
  Bi de facebookta şu paylaşılan resimlerin altına yazılan destansı şiirler?! Çok seviyor olabilirsin şiiri.Tek kıta yaz, olmaz mı git notlarına yaz.Yorum yapıcaz diye fareyi bir saat aşağı sürüklüyoruz, sonra da  hevesimiz kaçıyor.

*Sokaktan geçen herhangi bir kadına sorun mutlaka rejimdedir.Zayıflayamıyorsa metabolizması yavaştır ondan kilo verememektedir.Bir de  zayıf  ve fit olan kadınlar var aramızda ki onlar geceleri deli gibi ; makarna, tabak tabak pasta,şerbetli tatlı, çikolata yerler  ama kilo alamazlar.Aslında hallerinden hiç memnun değillerdir.Ne olurdu sanki Jennifer Lopez popoları olsa.Hay allah olmayınca olmuyor!
 Onlar dayaklıktır bu kadar.

*'İncir Reçeli' adlı sinema filmini beğendim.Yine bir çiftimiz var malumunuz,ayrılıp barışma dönemleri ve sonunda birinin ölüp öbür dünyaya göç etmesi vs. Buralar zaten bildiğimiz kısımlar beni mutlu eden kız ne trafik kazasından gitti ne kanserden.Esas kızımız aids'ten öldü yahu! Filmin ilk yarısı iyiken ikinci yarısı sıkıcı olsada aids  durumu kurtardı.
   'Aşk tesadüfleri sever' gibi vasat ötesi filmi allayıp pulladılar, bıktırdılar.(Filmi izlememe tek neden çakma Johnny Deep , Mehmet Günsürdür.) Sonun da cılkı çıktı.İncir reçeli de bu yolda ,b*kunun çıkmasına az kaldı.Hergün filmden bir kesit ,bir söz ,birşeyler,,, yeteriniz millet.O filmden alıntı yapmayın artık.

*Her zaman bir galatasaraylı haklıdır canım .Bak şimdi;
  X- man:Abi galatasaray bu hafta yenildi.
  O yeeh-man: Olsun oğlum bizim uefa kupamız var.
  X-man: Abi kırmızı kart yedi sizin gsli oyuncu.
  O yeeh-man:Uefa kupası bizde olum bi cacık olmaz.
  X-man:Abi  bu sezon maddi yönden gs  kötü,takım da kötü oynuyor,taraftar da memnun değil ne diyorsun?
  O yeeh-man:Oğlum bırak dedim sıkma canını bizim uefa kupamız var.
  Onların kupaları var canım.Kazanınca, sevinçten zıplarken düşürüp kulpunu kırıp,yapıştırdıkları bir kupaları.(Gslilere göre efsane tabi bu durum.) İşin özü gs ile ilgili her eleştiride , gslıların temcit pilavı gibi tekrar tekrar eufa kupalarını konuşmalarına uyuz oluyorum.


*Ulu orta geğirmeyi erkekliğin şanından sayan ayılar yaşıyor aramızda yemin ediyorum.

*Bir kitle var ki onlar ;  taksi,otobüs,tır,kamyon fark etmez , araç hareket halindeyken ayağını cama dayamaya yada camdan dışarı sarkıtmaya meraklıdır.Genelde beyaz çorap giyerler yada çorap giymezler.

*Serdar Ortaç'ı kendimi bildim bileli birine benzetirdim  ama kim olduğunu çıkaramazdım.Büyük gün bugünmüş :
  jet leeye benziyor buldum!!!

*Hande Yener sevgilisi Sinan Akçilin şarkılarını kasaya kilitliyormuş.Bence Sinan Akçili de kitlesin.Çok korkunç şarkı söylüyor aga.

*Panpiş in kanka out. Hey gidi Hilal..

*Şimdi ki çocuklara acıyorum.Tv de adam gibi çizgi film yok.Ben iyi hatırlıyorum sabah erkenden babamla kalkardım sırf çizgi film izlemek için.Tsubasa vardı efsaneydi.Jetkiller,taş devri,winnie the pooh,bugs bunny,ay savaşçısı,pokemon.. Ne izlerdik.Hele şeker kız Candy. Pembe dizi gibiydi.Hanım evladı, her ana babanın isteyeceği bir damat olan Anthony ölür, yaralı ceylan şeker kız teselliyi serseri Teri de bulur.Teri ile candy öpüşür biz gözlerimizi kaparız falan.wa ta şi va wata şiva candy tekerleme olmuş dilimize.Allahım  ne entrika ne entirka.Ağzımızın suyunu akıta akıta izlerdik.Hele pokemonlar! Ash'in bi pokemonu evrim geçiricek, turnuvaya katılacak diye hop oturup hop kalkardık.
  Ne derece bir bağımlılık yapıyorsa artık, kendini  pokemon sanıp çatıdan,balkondan atanlar vardı.
Garip bir durum.Bizim zamanımız da baby tv gibi kanallar yok tabi 24 saat yayın yapsın.Uykudan feda ede ede izliyorduk anca belli saatlerde.Memnunum ama iyi ki yokmuş ben de izlemişim pokemonları.Hiç bi atraksiyon olmayan çizgi filmler var.Caillou mesela.Aptal kel kafalı bi çocuk mu bebek mi neyse.Her haltı doğru yapıyor, kusursuz,örnektir her eve lazım.Çok sıkıcı böyle tvden keyif alınmaz.Son dönemde beğendiğim tek çizgi film Ben ten.Savaşıyor kazanıyor, mücadele ediyor. Çocuk hayatı öğretiyor hehe :)

25 Ağustos 2011 Perşembe

Ütopya

Kucaklayabilsem denizi .
Kollarımı açsam ,yüzüme çarpsa tüm su,
Beni düşüremeye gücü yetmese, aksa saçlarımdan her bir damlacık,
Balıklar çarpa çarpa yüzerek geçse ayaklarımdan.
Yosuna koksam, genizlerimi yaksa tuzlu su, sonra boğazımı..
Gözlerimi açtığımda derinlerde bulsam kendimi, çok aşağılarda.
Yeryüzünden bir parça kopuk.
O dipsiz mavi de gördüğüm ilk kırmızı balık sürüsüne takılsam.
Durmadan yüzerken,kulağım da suyun söylemekten bıkmadığı melodisine,
Aklımdan sözler yazsam.
Deniz kızı değilim ki ben.
Bir kuyruğum yok, içine su dolan ciğerlerim de..
Sadece rüyalar da kaybolmuş zavallı bir çocuğum ben.
Gökyüzüne sarılmak istiyen, bulutlara sokulmak.
Tüyden bile daha hafif, serseri bir uçurtma gibi savrulan, amaçsızca.
    ***
Uyanmaktan korkuyorum.Tekrar nefes almaktan.
Ayaklarım toprağa değsin istemiyorum.
Sadece özgür olmak istiyorum ben.
Kar taneleri kadar temiz olsun ruhum.
Bu kez içimi açsam gökyüzüne.
Kalbimizde taşıdıklarımız asla veda edemediklerimizdi yer yüzünde.
Burada değil.
Zihnimde ki alt üst olmuş düşünceleri ve içimi bulandıran saçmalıkları yağmurlara tutsam.
Sonun da yeryüzündekilerden daha insan olsam.
Yalan bir rüyadan gülümseyerek uyansam..
    ***
İçim de huzur, ellerimde çaldığım yıldızlar, gözlerimin altında  yağan yağmurdan kalanlar.



15 Ağustos 2011 Pazartesi

Kızıl İnek

   Mesai saatinin bittiğini  haber veren  kafa şişirici zil çalmıştı.Elindeki okuması gereken yazıyı bıraktı, zaten dakikaları sayıyordu son bir saattir. Dışardaki gök yarılırcasına yağan yağmura bir kez bakıp ,şapka ve paltosunu aldı.Kirlenmiş, yer yer benek benek olmuş yakın gözlüğünü çıkarıp ön cebine koydu.Bugün de bitmişti.Karnından gelen gurultular ilk adresinin neresi olduğunu söylüyordu ona.Sokağın başındaki 'Dalyan Büfe'.Adı kulağa kaba gelen - hatta itici bile olabilir - bu yer her gece iş çıkışı uğradığı sabit mekanıydı.Sipariş verdiği yiyeceklerde aynıydı ;ton balıklı sandviç ve taze sıkılmış portakal suyu.Şemsiyeyi açıp kalabalığa karıştı.
   Cadde iğne atsan yere düşmeyecek haldeydi,yağan yağmurdan kaçmaya çalışanlar dikkatsizce yürürken,trafiğe takılıp kalmış araçlar sabırsızca korna çalıyordu.Onun acelesi yoktu.Şemsiyesi vardı ve  biraz ıslanmak ,yağmurda yürümek dinlendiriciydi.Sakin sakin yürürken omzunda bi acı hissetti ve geriye doğru sendelendi.Karşısın da 15 - 16 yaşlarında bir genç duruyordu.Hızlı hızlı yürürken onu görmemiş olmalı ki omzuna çarpmıştı.'Özür dilerim bayım ' diyerek yoluna devam etti.O ise öylece kalakalmıştı.Çocuğun saçları ,yüzündeki çiller ,ön dişlerinde ki belirgin çıkıklık..Abisinin aynısıydı bu çocuk.Ne zamandır abisini düşünmemişti.Kaç yıl olmuştu? Hızlıca hesapladı zihninden; 19 yıl..
  Abisiyle arasında 3 yaş vardı.Pek fazla konuşmazlardı.Beraber yaptıkları tek şey akşam anne ve babalarıyla yedikleri yemek ve aynı evin içerisinde kutladıkları doğum günleriydi.Dahası yoktu ne ortak arkadaş toplantıları ne de monopoly gibi oyunlar oynamak.O bitkileri severdi ,onlara dokunmayı yada böcekleri.Kavanoza doldurup yatağının altında saklardı.Tek başına yürüyüşe çıkardı.Karınca yuvalarına ağaç dalları sokar ,hayvanların kaçışmalarını izlerdi.Ağaca çıkar kuş yuvalarına evden getirdiği ekmek kırıntılarını ufalardı.Konuşmayı severdi aslında ama ona pek fırsat verilmezdi.Öncelik her daim abisinin olunca oda  kendini doğaya dinletiyordu.Abisi ; düz ,omuzlarına kadar inen kızıl saçları,gözünden hiç çıkarmadığı gözlüğü ve gülünce ağzından fırlayacakmış gibi duran çıkık sarı dişleriyle ,her daim elinde bir kitapla gezen çalışkan bir çocuktu (o hep inek derdi çalışkan değil hatta kızınca arkasından sessizce 'möööö, kızıl inek möööö.....' diye bağırırdı.Tabi sessizce.(!) ) Okul da her derste birinciydi.Ailesi iftihar ederdi. Tüm tebrikler kızıl ineğindi,tüm gururlar,tüm ödüller,tüm birincilikler,öncelikler...Başarısız bir öğrenci değildi o ;ama dereceleri de yoktu.Bu da onu abisinin gölgesi olmaya itiyordu.Abisinin arkasından gitmek ,yerde para ararmışcasına başı eğik yürümek,susmak vs. Gelecekte çok şey bekleniyordu kızıl inekten ama gelecek gelmeyecekti..
    O günü hatırladı.Tıpkı bugün olduğu gibi çıldırmışcasına yağmur yağıyordu.Abisiyle mutfak masasına oturmuş çorba içiyorlardı.İçinde her türlü baharat ve tahıl ürünlerinin olduğu abisinin çok sevdiği o çorbayı içerken olmuştu herşey.Abisi 7*9  diye sormuştu ,o hemen gülümseyerek '63'.Abisi peki 9*7 dediğin de duraksamış sonra 63 demişti.Abisinin ona pis pis sırıttığını görünce sinirlenip kalkmıştı masadan.Kendisi gibi olmasını istiyordu,tek sefer de hızlıca cevap vermesini.Herkes aynı olamazdı.Aynı ağacın yapraklarında bile şekil, boyut farkı oluyordu.İki farklı bireydi onlar,üstelik abisi sıkıcıydı ,inekti, kızıl  bir inek! O gün dışarda baya kalmıştı , eve geldiğinde annesinin çığlık ve hıçkırıklara karışan sesini duydu.Koşarak mutfağa gittiğinde abisinin kızıl saçlarının halıya dağılmış olduğunu gördü.Ağzının kenarından sarı bir su akmıştı.Belki çorba kalıntısı belki de başka bişeydi. Ağzı açık ,yüzünde yardım beklerken ,acı içinde ölmüş bir sıfat vardı.Nasıl olmuştu bu?Karşıdan karşıya geçerken bile hangi arabanın hangi olasılıklarla onlara çarpabileceğini ,yada yüzerken ne kadar nefessiz kalırlarsa boğulma ihtimallerinin olduğunu bir çırpıda hesaplayan ,süper zeka abisinin ;çorba içerken boğulup ölmesi tam bir trajediydi.
     Her zamanki yerine geçip sparişlerini verdi.Çaprazında hamburger yiyen bir adam vardı.Şapırdatarak son derece iğrenç bi halde  çiğnerken bir yandan patates tıkıştırıyordu ağzına.Ketçap çenesine bulaştı, silmedi bile.Onun arkasında ki masada kahvesini höpürdeterek içen orta yaşlı bir adam,gazetesini okumaktaydı.Frank Sinatra 'my way' çalıyordu içerde, hoşuna gitti belki bugün olan tek iyi şey buydu.Tam karşısın da kimseye aldırmadan öpüşen bir çift vardı.Kız bir an durup cama sıcak nefesini üfleyip buhar yaptı.İnce parmağıyla kalp yapıp ,içine iki harf yazdı.Belli ki kendi isimlerinin baş harfleriydi.İfadesiz baktı onlara çok saçmaydı ,zaten o sevmezdi kalpleri yada gözler önünde yaşanan vıcık  vıcık ilişkileri.
    Ton balıklı sandvicinden ufak bir ısırık alıp  yağan yağmura baktı. Yağmur taneleri camda hızlıca kayıp iz bırakıyordu.Sandalyesinden doğrulup sıcak nefesini cama üfledi ,oluşan buhara 'kızıl inek' yazdı.Yazıya bakarken abisini gördü , gülümsedi ona.Yerine oturdu tekrardan, bir yandan sandvicini yedi diğer yandan camda ki buhara yazdığı yazının yavaşça gözden kaybolmasını izledi..

3 Ağustos 2011 Çarşamba

...you can't fly away electric bird

    Bi kaç gündür çok sıkılıyorum.Hava zaten sıcak.Dışarı çıkası gelmiyor insanın.En gidilebilecek yer alışveriş merkezleri ,o da serin ve kapalı alan diye.Pek çekici gelmiyor bana.Herşey ağustos ayının suçu.Sevmedim hiçbir zaman bu ayı,tatilin son ayıdır,eylüle ne kalır? Bir de sıcak tabi.Camdan  bile bakasın gelmez .Kedi gibi olursun uyuşuk ,miskin , ruh halin kırılgan ,hatta zaman zaman öylece boşluğa bakan kendi halinde bi insan.
    Dün, önce ki günlere göre daha çok sıkıldım.Önce yeni başladığım ve henüz 50.sayfasına geldiğim 'Afrikalı Leo' yu karıştırdım, olmadı.Oturup dizi izlemeli dedim 1 bölüm chuck izledim olmadı.Kalktım akşama puding ve tavukgöğsü tatlısı yaptım amma velakin  kablarını şöyle bi parmakla yalayasım varken ramazan dolayısıyla onu da yapamadım.Televizyonu açsam dedim (tv ki hiç sevmem) eski dizilerin tekrarları.Diziyi baştan izlemediğim için ortasından girmek anlamsız, türlü türlü programlar ,hele ki bir flash tv var .. neyse. Dream tv göstermiyordu ( ne olmuş bilmiyorum) mtv de birkaç birşey izledim sarmadı.Biraz haber  en iyisi dedim Emre Belözoğlu na gözaltı olmuş yine canım sıkıldı.Sonra Cnbce ile aramıza giren soğukluğu hissetim.En son ölüp bittiğim csı:ny izlicektim ki ,türkçe dublajla yayınlanıyordu.O nasıl bir hayal kırıklığıydı.Çirkin ama karizmatik sesli Mac 'in (Gary Sinise) sesini duyunca yüzüm sinirden al al olmuştu.Türkçe dublaj olayı hala devam ediyormu bilmiyorum , açtığımda finans haberleri vardı.Moralim bozuldu kapadım televizyonu.Yine kaldık internete diyip açtım laptopu.Facebooka az baktım ,oyun oynadım.Sonra müzikte tıngırdasın derken dosyalarımı karıştırıyordum ki uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı gözüme çarptı , 'Sia-electric bird'. Hemen açtım.Melodiyi duyunca kendi kendime sırıttım ve ürperdim ; çünkü şarkıyı ilk şubat ayında yarıyıl tatilinde dinlemiştim.Şubat ayına geri döndüm.Son ses açıp ,kaloriferin dibinden camdan dışarı bakardım, o tane tane yağan kar tanelerine , evimizin az aşağısında başlayan yokuşta yürüyen insanlara.elimde limonlu yeşil çayımla.Arada camı açardım ,serin bir rüzgar yalardı yüzümü ,hınzır birkaç kar tanesi de yapışırdı saçıma ilk fırsatta.İçimi çektim.Ne güzel günlerdi serin serin .Gün içinde kaç kere dinlediğimi bilmeden hep dinledim tatil boyunca bu şarkıyı.(sia kendi şarkısını benim kadar dinlememiştir heralde)
   Havaya girip  arka arkaya eskilerden dinledim.Fark ettimde hepsinde aynı şey oldu.Geçmişte nasıl bir ruh haliyle yada nasıl zamanlar da dinlediysem şarkıları onlara büründüm teker teker.Unuttuklarımı hatırladım.Him dinledim mesela ne çok zaman olmuş 'poison girl' dinlemeyeli.Lisedeyken eve gidiş ve dönüşlerde hep listemdeydi.Eskileri kurcaladım durdum gün boyu.Dvd ye koyup bir kenara attıklarıma baktım.Neler çıktı ,ne şarkılar ne anılar.Sonra gördüm ki bütün can sıkıntım gitmiş ,yemek vakti gelmiş,eskiler kurcalanmış ve electric bird günümü kurtarmış.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

İkiyüzlüdür Aynalar

    Kapıyı açtığında burnuna çarpan ağır koku midesini bulandırdı.Kokunun neyden kaynaklandığını biliyordu.Uzun zamandır yıkamadığı bulaşıklar.Kaç gün olmuştu? Bir,iki,üç... Hatırlamıyordu.Mutfağa uzaktan baktı.Masanın üstünde iki gün önce aldığı pizza kutusu ve içinde hiçbir zaman yiyemediği pizza dilimlerinin kenarları..Yüz üstü devrilmiş  içinde süt olan bir kupa, masanın kenarından sütü damlatmayı bırakmıştı artık.Damlalarının büyükçe bir birikinti yapması gerekiyordu ama görünürde yerde hiç iz yoktu.Belli ki kedisi her damlayı sonuna kadar yalamıştı.Zaten en son ne zaman mama tabağına birşeyler koymuştu ki? Onu da hatırlamıyordu.Tezgahta  üst üste binmiş tabaklar,kahve fincanları..Hiç hali yoktu bugün de kalsın dedi içinden.
     Çantasını koltuğa bıraktı ,hızlı adımlarla yatağına gitti.Uyumak istiyordu sadece uyumak. Televizyon,internet,bir kaç samimi arkadaşı,işi,,,kedisi bile canını sıkıyordu çünkü. Yatağının üstü kıyafet yığınıydı .Giyip çıkardığı,sağa sola fırlattığı kumaş parçaları , evine aylardır kimse uğramamış görüntüsü veriyordu.Yatağın köşesinde ki ağzı açık çantanın içinden bakan kedisini gördü.Belli belirsiz gülümsedi ona.Eğilip tam başını okşayacakken birden çıktı çantadan tüy yumağı.Elini değdiremeden kaçıp gitti odadan.Kontrolsüzce ağzından küfür fırladı.Kızgınlığı kediye değildi ,hayır , nefret ettiği ama seviyormuş gibi görünmek zorunda olduğu  yada çok sevdiği halde ufacık bir değer görmediği insanlaraydı.Birilerine tahamül etme zorunluluğu taşımak hayatın büyük bir kazığıydı.
    Çenesi titremeye başlamıştı.Ayaklarını sürüyerek aynanın karşısına gitti.Saçlarına baktı önce , yüzüne , çok ince olmayan kollarına,beline..Beğenmedi kendini.Saçları kabarıktı ,burnu büyük ,gamzesi yüzünü kırışık gösteriyordu , bir kaç sivilcesi vardı,kollarını zaten hiç sevmezdi.Göz kalemi akmıştı daha da berbat duruyordu yüzü.Sinir oldu kendine ,sonra da aynaya.Herşeyi olduğu gibi göstermek zorundamıydı? Hiç sevmezdi aynaları o.Yanında hiç taşımazdı.Telefonunun arka kapağında ki metali ona yetiyordu.Herşeyi net göstermezdi ama rujunu sürmesine ve perçemlerini düzeltmesini sağlıyordu.Aynalar ona dil çıkırıyordu sanki en küçük kusuruyla dalga geçiriyordu.Bir an düşündü hatalı ayna mıydı acaba?
     'Ayna mükemmeli yansıtır hiç hata yapmaz; çünkü düşünmez.Düşünmek hata yapmaktır.'demişti annesi henüz o altı yaşındayken.Nasıl da unutmuştu bunu?O anı hatırladı.Ayısına sarılmış ağlarken annesi saçlarını okşayıp böyle demişti ona.İçini tarif edemediği bir huzur kapladı. Doğru söylemişti annesi çok fazla düşündüğü , herşeyi yargıladığı için böyle mutsuzdu.Belki de ayna ikiyüzlüydü.Bu zamana kadar hep kötü olan şeyleri göstermişti ona, acaba karşısına gülerek çıksa ,barış imzalasalar?Ağzı açık kalmış ,uzun zamandır kullanmadığı simli rujunu aldı.Aynanın karşısına geçti gülümseyerek bir çırpıda yalattı dudaklarına.Perçemlerini düzeltti ,akan göz kalemini silip yenisini sürdü.Üzerini değiştirmedi sadece kırmızı dolgu topuklarını giydi ayağına.Aynaya baktı güzel olmuştu sanki.Bu sefer karşısında ki sevimli bir kadındı.Göz kırptı ona.
     Bu gece diğerlerinden farklı olacaktı.Kahve içmeyecek ,oturup grey's anatomy izlemeyecekti.Koltuğa  kıvrılıp saat onikiyi vurmadan uyumakta yoktu.Yarın yazacağı raporu da düşünmeyecekti, yan masada çalışan incecik sahte sarışının ne giyeceğini  (sıskalara gösterilen bu ilgiyi hiç anlamamıyordu zaten) yada platonik aşkının  ona gün içinde bakıp bakmadığını, yatacak faturaları, geciktirdiği ev kirasını ,mutfakta yığılmış bulaşıkları da. Kaybettiği gümüş bilekliği için üzülmeyi de bırakıcaktı bu gece.
   Koltuğa gelişine fırlattığı çantasını alıp , pencerenin kenarında ona miyavlayarak bakan kedisine öpücük yolladı ve koşar adım kendini sokağa fırlattı.Atıştıran yağmur damlalarına dilini uzattı,saçını savurdu.Yüzünde tarifsiz bir gülümsemeyle yürüdü.Kendini önüne gelen ilk bara atabilirdi ,yada  lokantaya ( sinemada olabilirdi). Karşısına ilk ne gelirse.Hevesliydi, birazda coşkulu.Bu gece farklıydı.Çünkü bu gece kendisiyle randevusu vardı!  
  Yıllarca haksızlık edip, küstüğü kendisine..

26 Temmuz 2011 Salı

not as we


     Bir şarkının nakaratı kadardır hayatımız.
     O bir kaç satır anlatıverir,anlatılamaz sandıklarımızı..

     

7 Temmuz 2011 Perşembe

Kartal ve Kuzusu

        Her şeyin sahte ve gerçeğinin bulunduğu bir dünyada yaşıyorduk biz. Çok zorlaştırıyordu hayatımızı , acımasız yapıyordu  insanları.İlk baktığın da karar veremiyordun neyin ne kadar gerçek olduğuna.Kendini kandırmaktı sahtelikler de bir parça gerçeklik arayışı.Zaman kaybı, üzücü ve hayal kırıklığı oluyordu çocukları.Elle tutulur somutların  ' çin malı' nasıl varsa işte ,soyutluklarda da oluyordu 'çin malı'. O da ucuz oluyordu ,dayanıksız  ,basit ve terk edilmeye mahkum.
      İnsan sevmeye korkuyordu , birilerine güvenmeye.. Korku en güçlü duygu , sizi ondan kurtaran ise önemli oluveriyordu biranda hayatınızda.Bazı korkularımı yenmemi sağlayan iki kişiyi anlatıcam size.Farklı geldiler diğerlerinden yada yaşadıkları kolay - zor ne varsa ister istemez onlarla birlikte olduğum için de benim için özel oldular bir anda. Birisi en yakın arkadaşlarımdandı.Kod adı;kuzu.Diğeri de onun 'sevdiceği' kod adı 'kartal'. Nasıl tanışmışlar ,nasıl sevgili olmuşlar bunları anlatmayacağim.Kaç kere olduğunu unuttuğum kere dinledim kuzudan.Sadece masallarını anlatıcam bir kaç satırda...
     Kuzu çok naif biriydi.Hırçındı çoğu kez delicesine kıskanırdı sevdiceğini.Kolay kırılırdı.Telefonu şu kapaklı olanlardandı.Şiddetli kavgalar sonunda o kapak çat çat çat diye onlarca kez kapanırdı.İrkilir  ve galiba bu sefer bitti derdim.(üzüntüler ilişkileri güçlü tutan kolonlardır bir yerde.)Tabi bitmez bir kaç saatlik sinir harbinden sonra atlatılırdı herşey.Kuzu ,kartalın birçok hatasını yakalamıştı.Biraz güven sorunu vardı.Kaldı ki Kartal hatalarını bilir ve sayısız kez özür dilemişti.Aynı hataları yapmıcam demişti (ki şuana kadar yüzde sıfır hata maşallah ona :)) ve sözün de durmuştu.Kuzunun biraz inatçı,birazda kartalı kaybetme korkusundan dolayı olabiliyordu kavgaların nedeni.Ufak şeyleri birazcık büyütüyor,kartalın 'kız' olan sınıf arkadaşalarıyla ufak tefek sorunlar oluyordu.Bahsetmeyi unuttum kuzu ve kartal farklı okullarda olduğu için araya da hasret ve şuan ne yapıyor merakı da girince  beraberliklerini yürütmek biraz zor oluyordu.Kuzunun her sinirlenişte 'kartaaaaallll' diye o gür sesiyle  bağırmasından her ne kadar korksamda o ses tonunda bol bol sevgi ve elindekini yitirme kaygısı olduğunu biliyordum.
      Yeri gelmişken bahsedeyim Kuzunun çok güzel bir sesi vardı.Günün her vakti bülbül misali susmaz yanık yanık aşk kokan şarkılar söylerdi .Şarkılar bitince de durmadan kartalı anlatırdı.Bir dk bile ondan bahsetmeden geçmezdi.O,ailesi,arkadaşları ve gelecekleri.Sıkılmadan dinlerdim onu.Kitap gibiydi.Belli bir tema var (o ve kartal) istediğin zaman aç oku yaşadıklarını.
    Gelelim Kartala.Kuzudan uzaklar da uçuyordu.Biraz fazla rahat,kimseyi takmayan bir tipti.Kim ne demiş, ne yapmış ilgilenmez ;bir kaç arkadaşı ,okulu ve biricik kuzusuna en yakın ne zaman kavuşacağım hayalleriyle yaşardı.Böyle kendi halinde bir kartal olsada  başı beladan kurtulmazdı.Habersiz çekilen resimler ,ilgisi olmayan sınıf arkadaşları arasındaki sohbetler nasıl oluyorsa  gelip onun başına patlıyordu ,kuzu da bunu yakalıyor bir anda ortalık karışıyordu.Kuzu kıskançlık ve sinirle mantıklı düşünemiyordu çoğu zaman.Aslında mantık değil de daha çok olayları doğru yargılamakta ,sağlıklı karar vermekte zorlanıyor ve olayların sadece negatif yönünü görmekte ısrar eder gibi bir hal takınıyordu.Bu durum da iş bana düşüyor durmadan kartalı savunuyordum.Sonra kuzunun da söylediklerim aklına yatıyor ; sana el altından para mı veriyor kartal, hemen nasıl savunuyorsun diyerek gülerek sitem ediyordu.
     Kartal uçamıyordu kuzudan uzakta oralarda.Dayanamayıp sık sık geliyordu kuzunun yanına.Daha yanyanayken bir sonra ki buluşma için kalan gün,saat ,salise hesaplanıyordu.Kuzu tedirgindi.Birlikte sonsuza kadar kalmaları için daha uzun yıllar vardı.Hep böyle saat hesabıyla mı geçecekti o yıllar?Aşkları biter miydi? Yıpranırlar mıydı çok fazla?Hep teselli ederdim onu,sabırlı olmasını söylerdim.Kartalın doğum gününü yaptık mesela.Çok güzeldi ,çok eğlendik.Kartal sevdiğiyle yeni yaşına girmenin, çok istediği formaya kavuşmanın ( kuzu almıştı ona ) , onu sevdiğine inandığı dostlarının yanında oluşuyla adeta mutluluktan sarhoş olmuştu.Kuzu en ufacık bile aksilik istemiyordu ki herşey de istediği gibi kusursuz olmuştu.
     Böyle böyle derken yıllar yılları kovaladı.Kartal ve kuzu okullarını bitirdiler.Artık sonsuza kadar birlikte olmanın zamanı gelmişti.O arada geçen yıllarda aman aman büyük olaylar yaşanmadı.Çünkü ikisi de artık daha olgun ve birbirlerini çok daha iyi tanıyorlardı.Aşkları sessizdi ,sevgileri dilsiz.Sevmesini biliyordu onlar , oyüzden gitmeler kalmalar ,aradaki yollar etkilemiyordu onları.Haketmişlerdi kavuşmayı...Ve o gün gelip çattı.Kuzu karlar kadar beyaz bir gelinlik,sonu olmayan bir duvaktan hiç toplamadan öylece saldığı simsiyah saçlarıyla prensesleri kıskandıracak kadar güzel bir gelin olarak kartalın kolundaydı.Kartal kulaklarına kadar yayılan bir gülümseme ve siyah takım elbisesiyle kuzuyla mükemmel bir çift oluşturmuşlardı.Peşpeşe gelen 'evet' cevabı,alkışlar,havaya atılan gelin çiçeği ve sonu gelmeyen kahkahalar...Herkes mutluydu aileler,dostlar,...kartal,kuzu ve ben.Gökten üç elma düşsün biri kartal ve kuzunun ,biri bu yazıyı okuyanların biri de benim olsun.Çünkü o elma aşklarının ilk meyvesi  :)
      Peki bana gelince,ben  kim miyim? Kod adım; Mor Kelebek.Bu masalı yazmayı kendime borç bilen kişi.Çoğu yer gerçek ,çoğu yer hayal.Benim zihnimin döküntüleri.Herşey yalan bile olsa ,hatta en başta dediğim gibi 'çin malı' , gerçek olan tek şey aşk!
      Kuzu ile kartalın kusursuz aşkı...

3 Temmuz 2011 Pazar

Bir Şarkıyla Gitmek

     Çekmecede ki yünlü siyah kazağını da alıp valize tıkıştırdı.Etrafa son kez baktı.Yanına alması gereken başka ne vardı? Duvarda ki Pink Floyd posterine gitti gözü.Beyoğlunda ki bi pasaj içinden almıştı o posteri. Her gece yatmadan önce gördüğü resim.Tebessüm etti.. Eli gitmiyordu sararmış bantları çıkarıp ,duvarla bütünleşmiş resmi koparmaya.Evet o poster buraya aitti ama o değildi.Boğazın da bi kuruluk oluştu,ağzında acı bi tat ve zihnin de uyandığı andan beri çalan o melodi..Nerde duymuştu bu şarkıyı ? Sözleri parça parça geliyordu aklına.Adam her cümleyi ' nereye gidiyorsun'  diyerek bitiriyordu.Sevmemisti sözleri ,  onu yargılamak için yazılmış gibiydi bu şarkı.Zihninden savuşturmaya çalıştı .Beyninde sanki bi kara delik vardı.Düşüyordu,düşüyordu..birşey onu karanlığa çekiyordu..
      Birden irkildi  yan odanın kapısının çıkardığı  iç gıdıklayan gıcırtıyla.Annesi kalkmış olmalıydı.Parmak ucunda yürüyordu kadıncağız hissediyordu.Yeter ki ses çıkmasın, uyandığı fark edilmesin diyeydi tüm çabası.Böyle olacağını biliyordu dayanamayacaktı annesi.Üstelik akşam tembihlemişti ; 'anne vedaları sevmiyorum biliyorsun ,kapıdan pencereden el sallamak, gözyaşı dökmek  yapma bunları' dediği halde annesi onu dinlememişti.İlk defa onun isteği dışında birşey yapmıştı annesi ; oysaki o hep kendi bildiğini okumuştu bunca zamandır.Kendi istekleri , kendiği özgürlüğü, kendi geleceği.. Hep kendisi için birşeyler istemişti ama bu sondu.Uzaklaşıyordu işte doğduğu şehirden, arkadaşım dediği insanlardan,okuldan her dönüşünde dükkanının kapısında başıyla selam veren Erol Amcadan , sokağın uyuşuk kedilerinden... ve annesinden.Her sinirlendiğin de  'gitmek istiyorum,tek başıma olmak ,bilmediğim bir şehrin sokakların yalnızca yürümek istiyorum' der  o anı yaşardı hayallerinde.Az kalmıştı işte birazdan taksi gelicek,onu havalimanına götürücek ve en çok istediği şeyi gerçekleştiricekti..
        Annesi gitmemesi için nedenler saçıp dökmüştü önüne.En sonun da pes edip ' git ama fındık içli hindistan cevizli kurabiyemi özlersen gel olur mu ?' demişti.O an gözlerinden akmak için sabırsızlanan  gözyaşlarıyla sıkı bi mücadeleye girmişti.Fakat  duygusallığa lüzum yoktu.Kararını hiç birşey değiştirmeyecekti.
     Valizini aldı, kapıyı açtı.Annesi ordaydı tek kişilik koltukta öylece oturmuş ileri geri sallanıyordu.Dudakları kıpırdıyordu belli ki dualarla yola çıkıyordu.Gülümsedi annesine ,söylemek istediği birşeyler vardı ama konuşsa lanet olasıca gözyaşları dökülecekti yanaklarından.Kolay değildi doğup büyüdüğü ,hayal üstüne hayal kurduğu,annesi ve babası ile aile oldukları evi terk ediyordu.Önce babası gitmişti ki (dönüş biletini hiç alamıcaktı) şimdide o.Tek arkadaşı yalnızlık olucaktı bundan sonra.'Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter, yalnızlık gittiğin yoldan gelir' demiş ya şair , işte yalnızlığa kavuşmaya gidiyordu.
    Taksinin korna sesi geldi dışarıdan.Zaman gelmişti.Annesi hızlıca yerinden doğrulup ona yaklaştı.Sımsıkı sarıldılar hiç olmadığı kadar birbirlerine.Tek kelime etmeden ayrıldılar.
     Elinde valizi merdivenlerden yavaşça indi.O şarkı yine başlamıştı zihninde ' bu şarkılarla kıymetsiz dualarla nereye gidiyorsun' diyordu durmadan .Düşünmek istemiyordu hiç bir mısrayı, arkasından bakan annesini,kaldırımları, yağmurunu acımasızca üstüne boşaltmak istediği belli olan kapkara gökyüzünü.. Araba hızlandığında zihninde çalan şarkı daha da hızlandı ,her gözyaşının arkasında bir dua vardır kimsenin duymadığı diyordu.Dayanamayıp arabanın camından annesine baktı.Gözlerinde yaş, dudaklarında dua tıpkı şarkı da geçtiği gibi.Bir kez ,nerede dinlediğini bile hatırlamadığı şarkı eksiksiz çalıyordu beyninde.Hızlıca önüne döndü.Bu sefer gözyaşlarını özgür bıraktı.Sona gelmişti şarkı,tıpkı kendisinin geldiği gibi.Çok vurucuydu ,çok can alıcı.Bir babanın bir evladına verdiği öğüdü haykırıyordu sanki ona.Daha çok ağlamaya başladı daha çok hıçkırmaya.
Ne diyordu ki şarkı ?
  ' Gitmek yenilmek değil kazanmakta.Gitmek gitmektir işte.Hepsi bu..' 

 

22 Haziran 2011 Çarşamba

Alıntı

Kapalı bir sandığın içinde günışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben. hakkımda soracağın her sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı sende saklı zaten. beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem. tanımak zorunda değiliz birbirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi. başkaları hakkında edinilen bilgiler ,çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer. tadına bakamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde.

19 Haziran 2011 Pazar

Sevgili Babacım..

   Kocaman oldum artık.Büyümek ve getirdiği sorumluluklar her geçen hissetirirken varlığını omuzlarımda benim için ne değişti  21 yılda? Ben pek birşey anlayamadım sanki.Durmadan büyüdüm işte; emekle ,diş çıkar arada yaramazlık,biraz hastalık...Sonraları boyum  uzadı ,kilo alıp verdim,saçımın rengi koyulaştı,dillendim, ağladım güldüm,zamanı geldi okula gittim,yazıp okumayı öğrendim.Daha da yıllar geçti üniversiteye giden kızın oldum.Bir şeylere ara ara isyan ettim ,çoğu kez de teşekkür..
    Küçükken 'baba mama' diye başladığım cümleler  büyüdükçe ' baba amaya' dönüştü.Hep yapmaktan bıkmadığım açıklamalar, birşeylere itirazlar  bize birbirine sonsuz güven ve sevgi duyan baba kız sarılmalarını getirdi.Yazdıklarımı çizdiklerimi hep eleştirdin ama bu beni doğruya iletti. İlk karikatürümü seninkini taklit ederek çizdim ben.Ödül aldığım resmi birlikte yaptık.Taktir alan kompozisyonlarım da hep fikrin vardı.Korkularım ,sevinçlerim  sana açıldı hep.Dargınlıklarımız hiç olmadı ,birbirimize sevgimizi göstermekte ve bunu dile getirmekte hiç zorlanmadık. İşten her geldiğin de beni sıcak yatağımda öperken şimdi mesafeler aramıza girsede, farklı çatılar altında uyusakta, yanağıma uzaklardan konan buseyi hissediyorum ben..
  Ne kadar büyüsem de senin hep minik kızınım.Bu hiç değişmeyecek tıpkı birbirimize duyduğumuz karşılıklı güven ve sevgi gibi..Hep benimle,hep yanımda ol babacım.
Babalar günün kutlu olsun. :)

12 Haziran 2011 Pazar

A.Ş.K.???

Onu tanımlayacak bir tek sözcük yoktur.
Eşsesli kelimelirin en çok anlam karşılığı olandan bile daha çok karşılığı vardır insanlarda.
Yaşattıklarına şiirler,cilt cilt romanlar yazılır,bestelenen şarkıların sonu gelmez.
Sanatın vazgeçilmez temasıdır.
Günün her anı evrenin bir köşesinde onun adına çalışma yapan birileri vardır.
Kimimizin en büyük derdi,
Kimimizin yaşama sebebi,
Kimimizin köşebucak kaçtığı,
Kimimizin baktığı bir çift gözde aradığı,
Kimimizin inanmadığı yada inandıracak birini aradığı şeydir...Aşk.
Üç harften oluşur.Diğer dillerde de (bildiğim kadarıyla) dört beş harften ibarettir en fazla.
Basit yapılı bir sözcüktür ama kendisinden beklenmeyecek kadar güçlüdür.
Zaman,mekan,dil,din,ırk tanımaz.
Kafasına göre takılır.
Tecrübesi olanlar,karşısında her kim olursa onu küçük görür.
Sözüm ona devlerin aşkıdır bir zamanlar yaşadıkları.
Bencilce davranırlar.Kızarım
Aşk;
Gereklidir bir okadar da gereksiz.
İnanmam çünkü nankördür gelir geçer.
Birilerini dinlemeye gerek duymam , benim içimdedir .
Birilerinin de kendi içinde...
İlk olanları, daha bi güzel gelir bana.Çünkü;
En başların da kendine bile itiraf edemezsin.Korkarsın.
En masum olandır.Özeldir,unutulmayandır.
Nede olsa ilk aşk ilk aşktır..
Bunun dışın da ikinci,üçüncü... yaşanan aşklarda birbirinden üstündür elbet.
Velhasıl kelam;
Kitaplardan,ordan burdan öğrenilemeyecek son şeylerden aşkın en güzel tanımı
'Aklın Şevhetle Kavrulmasıdır.'

26 Mayıs 2011 Perşembe

Peki,Bana Ne Düşer?

       Kendi kendime kalmayı seviyorum. İç sesimle ağız dalaşına girmeyi,ona gülüp,sövmeyi,bağırmayı,övmeyi...Ruhsal ihtiyacımdır.Rahatlatıcıdır.Geçenlerde yağmurun bir hızlanıp bir yavaşladığını gördüğümde sokağa attım kendimi.Yürüdüm yürüdüm.İnsanların yüzlerine baktım kaçamak bakışlarla.
       Güldüklerim ve üzüldüklerim oldu.Düşündüm durdum onun bunun için içinden çıkamadım.Sonra 'bana ne ya'diyerek herşeye burnunu sokan iç sesimi azarladım.Tabi yine onu susturamadım.İnsanlarda ki bu aşırı kendine güveni anlamıyorum.Dünyanın merkezi benim olayı, asıl dert benim çektiğimdir felsefesi falan.Saçmalık dedim iç sesime.Dünya umrum da değil diyoruz da sanki ,dünyanın çok mu umrundayız biz? İstesem çok şeyi değiştiririm ben narası sadece senin hayatını değiştiriyorken,yoldan geçen adam için son derece gereksiz yaptıkların.Newton değilsin, Superman hiç değilsin.Böylece de dünyanın umrunda değilsin!
      Ölüm gerçeği var mesela ,yaşamın diğer bir yüzü.Ölürsün ailen,dostların üzülür,ağlar.İyibilirdik derler.Zaman geçer ailen ve vefalı bir kaç dostun hatırlar seni.Sonra daha çok zaman geçer  adın söylenir 'a evet hatırladım iyiydi ya'derler.Yine zaman geçer adın kimseye birşey hatırlatmaz.Öyle bir düzen işte..
    ""Atalarımız"" diye çift kere çift tırnak içine  aldığım insanların 'Bugün varız yarın yokuz.' cümlesi doğrudur haspam.Bugünü yaşayacaksın ,pişmanlıkların da  öyle aman aman büyük  olmadıkça geçiyor zaten.Yarın ölebilme ihtimalin yüzdesi yüksek olarak cebinde bir yerde de duruyor.
      Etrafı incelemekten, düşüncelerle boğuşmaktan yorulup kendime baktım.(eleştirilme sırası bende)
Ne olursa olsun ,o kendine güvenen insanlar gibi olmalı bir yerde.Güçlü olabilmek tüm mesele.Hikayelerimin gelişme bölümünde hep bi atraksiyon üretsemde  sonuç kısımlarını değiştiremiyorum işte.Finaller en baştan bellidir hep.Yani atalarımızcası herşey olacağına varır,zorlasanda 'cık' olmaz.O yüzden de anı,saati,günü elinde ne varsa dibine kadar dimdik durarak yaşayacaksın.Yok ben yapamam dersen zaten final belli ,sen elin cebinde öyle boşboş beklersin neticeyi.
      Böyle böyle derken kulağım da bilmem kaçıncı kez aynı şarkı çalıyormuş onu bile fark etmedim yol boyunca.Ellerim cebimde yüzümde yağmur damlaları,ayağımda ki  konversin ıslak zeminde dolayı çıkardığı 'şlak şlak' sesi,iç sesim,yürüdük işte; sevmeyi ,terk etmeyi ,güvenmeyi ve nice eylemleri yapmayı beceremediğimiz umursamaz dünyanın yollarından birinde...

15 Mayıs 2011 Pazar

Lady Gaga oLmak..

İlginç olabilme sınırlarını zorlamaktır.
Alejandro yu Fernando ve Roberto ile aldatmak,
+18 klipleri tarihe gömüp +30 sınırı çıkarmaktır. 
Çirkin olmak için elinden geleni yapmaktır.
Abidik kubidik diye tasvir edebileceğimiz kıyafetleri giymek için aç kalmaktır (sonrasında da birçok kez sahnede düşmek gayri ihtiyar-i kaçınılmazdır)
Kurbağa Kermit aşığı olmak,
Beyonce ile kanka olmaktır.
Mtv müzik ödüllerinde çiğ et giyip Eminem'i yanından kaçırmaktır.
Konser de  üstüne çıktığı piyanodan düşmek  
Show için yere attığı cekete takılıp yere kapaklanmaktır.
Kötü romantizm için yanıp tutuşmaktır. 
Sevdiceği için paparazzi olacağını haykırmaktır.
Jay Lenonun programına boynuz takıp çıkmaktır.
Saça bigudi yerine kutu kola bağlayıp, 
Giydikleri ve giymedikleri  ile moda ikonu olmaktır.
Ayakkabı da topuğu bukelamun yapmaktır.
Madonna'nın adını unutturmak,
Tek başında idol olabilmeyi başarmaktır.


1 Mayıs 2011 Pazar

Aslında...

  Bir konu var.
Kaçmak isteyipte kaçamadığım ,içimde susturmak isteyipte susturamadığım,laf anlamaz duygularımın yaramazlıkları ile dolu kapalı bir kutu gibi..
  İçinde saçma sapan şeyler var.Hiç gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek bir kaç hayal,aşk mı yoksa başka bir illet mi olduğu bile bilinmeyen hislerimin tortusu.Bir kaçta seni hatırlatan şarkı...
  Kutunun içine girince bir masalı yaşıyordum sanki.Ama değilmiş!
Susturulmuş ve ölmeye mahkum olmuş bir sevdanın masalı olamaz ki?
Kalbimi aldı,kanatlarımı çaldı birisi.
Sitem doluyum ,öfke,şükran ve hala aşk...
Çok mu korktum bilinmesinden? Ne de olsa seni sevdiğimi yalnız kalbim biliyordu.O dinliyordu ,o ağlıyordu, o yazdırıyordu bana her satırı.
Çalan  her şarkı benim sevdama yazılmıştı, o fısıldıyordu kulağıma hiç bıkmadan her kıtayı.
  Bir olasılıktın, bir olasılıksın!.
Bu yüzden kutunun içine hayalleri doldurdum ben.Unutmuşum..
Hayaller de yıldızlar gibiler işte; kayarlar, giderler ve biterler.
Kaydın şimdi, çok yakındır gideceksin ama söz bitmeyeceksin bende.
Benim içim seninle dolu.Ruhsuz bir beden olabilir mi hiç?
Sarhoş gibi durma diyenlere cevabım da yok.Ben seni düşünürken zaten ayık olamam ki?
  Vedan acıtmayacak ,umuyorum.
Suskun da olsan , öylece dursan da varsın,bir yerdesin o yetiyor sanki...Dedim ya şükran doluyum diye.Teşekkür etmeyi unutmamalı.
   Yaşatmış olduğun tüm piç duygular için teşekkürler.Her hissin iki kişi tarafından sahiplenilmesine gerek yok çünkü.Adaleti sorsan  zaten hiç aramıyorum.Ben seni ilk gördüğüm an duygularımı  öksüz bırakmışım,şimdi anlıyorum.
    Aşkı hissetiren adam,korkma unutmam seni ;çünkü sana kıyamıyorum...

24 Nisan 2011 Pazar

UykU

   Vazgeçilmez aktivitemiz olan uyku , yarattığımız en uygun zamanda kollarına atlamaktan çekinmediğimiz sevgilidir. Eli hep doludur.Paketlerinin içinde de rüyalar bulunur...
   Uykuya başlarken sanki hiç sonu gelmeyecekmiş gibi gelir.Sonra rüyalar rüyaları kovalar, falan filan en tatlı anında biri çekip alır sizi o diyardan.Pek bir söveriz, kızarız ama yeniden gerçek dünya da buluruz kendimizi.
    Enteresan bir haldir uyku hali.Bilinç başka bir boyuta ışınlanır sanki.O boyutta ya kaçtığımız korkular yakalar bizi (ki bu sefer uyanamadığımız için söveriz) yada mutlu mutlu dolaşırız yanımızda olmasını istediklerimizle olası olmayan yerlerde.
    Rüyalar insanın belki de en özelidir.Kimse bilemez sizi kiminle, nerede? Uçsuz bucaksıztır. Herşeyi mümkün kılan bir sinema filmi gibidir.En güzeli ise filmin başrolün de rüyayı gören vardır ki, toplum içinde kendini silik karakter olarak gösterenler bile burada kahramandır.(Ne mutlu onların adına:)
   Uykunun yarattığı farklı karakterleri de unutmamalı.Uykuyu hobi haline getirenler var mesela, sevmiyorum onları!! Uyuku halini ve gündelik yaşamı birbirine karıştırıp  etrafta Snoopy modunda uyuşuk uyuşuk dolanan tiplerdir bunlar,sinir bozucudurlar.Bunun yanında bir de elinden geldiğince az uyuyarak zaman bolluğu yaratmaya çalışanları da hiç anlamıyorum.Her ne kadar uyku bana da gereksiz ve zaman kaybı gelse de onun vermiş olduğu bedensel ve fiziksel dinlenmişliği hiçbirşey vermiyor ki buda su götürmez bir gerçek.
   Ne zamanımın tamamını uykuya yatıran ,ne de ondan kaçıran ben uykularımı süsleyen rüyalarımı seviyorum.Görmüş olduğum kabuslar uyku aşkıma 'turp suyu' sıksa da, sabah kalktığım da arkadaşlarımla yaptığım yorumlar pek bi zevkli oluyor.Kötü de olsa bir yerinden tutup güzel birşeyler görme çabasına girmek, google da rüya tabirleri sayfalarını karıştırmak , 'hayır olsun hayır olsun' ikilemesini can-ı gönülden söylemek belli başlı hobim oldu.
   Vee rüyalarıma sıkı sıkıya sarılıp, kabuslarım için tersi çıkar diyerek kendimi avutsam da biliyorum: Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşarlar ve de hiç kavuşamazlar birbirlerine, mekan benim zihnim oluyorsa eğer..

5 Mart 2011 Cumartesi

Ben Bir Hayalperestim

Gökyüzünde ki yıldızlar gibisin
Parlak...Uzaklarda...
Uzanıp alamadığım, bir kez olsun dokunamadığım.
Hiç uLaşamadığım
Sadece baktığım , olduğum yerden öylece...
En sevdiğim müziğin melodisi,
Por Una Cabeza dinlerken hayalimde canlanan tek kavalye.
Hiç zafer kazanmamış kahraman.
Duygularımı şehit etmiş düşman.
Gamzelerimi küstürmüş anılarımsın.
Tüm yirmi dört saatlerimsin.
Abartma değil bu yirmi dört saat.
Uyanıkken yanımda varsaydığım,
Uyurken rüyalarımda yaşattığım,
Zihnimden gitmesini istemediğim misafir...
Birinin suçu değil bu.
Senin , benim değiL!
Sorular ve cevaplar da umrumda değil.
Hayallerim de yarattığım seni seviyorum ki ben!
Realiteden uzak ,son derece ütopik.
Ben bir hayalperestim, hayallerine dönüşmek isteyen.
Gerçeğe dönüşenlerden umudunu kesen.
Biz belki de ;
Çok yakın iki dostuz.
Belki de tanışmaya hiç çalışmamış ön yargılı iki insan.
Birbirimizden çok farklı olmamız değil,
Birbirimize benzememiz lanetimiz bizim.
Sen;
Bir kar tanesi olup avuçlarıma konsan,
Erime diye ellerimi buzlar da mı tutsam?
Yada, yada  bir yağmur damlası olsan,
Ellerimden akıp gitme diye tırnaklarımı avuçlarıma mı batırsam ?
Sımsıkı tutsam seni,
Kalsan ellerim de.
Hayallerimden kovulmuş, artık gerçekliğe kavuşmuş...



25 Şubat 2011 Cuma

Uçan Balon

Balonları hep sevdim.
Rengarenktirler.
Yerçekimine karşıgelenleri vardır.
Buram buram plastik kokarlar.
İçine hava üflendiğinde, buruşuk halinden eser kalmaz,büyürler.
Ençok üzerine keçeli kalemle yazmayı severdim küçükken.
Kalem kayar  balonda.
Ortaya resimler,yazılar çıkar.
Benim eserim olur daha fazla severim.
Bir de içine su doldurmak balonun.:)
Patlama noktasına gelene kadar doldur,sonra boşalt.Tekrar doldur,tekrar boşalt...
İçinde helyum gazı olup uçanların gökyüzünde gezdiklerine inanırdım.
Sanki hiç patlamaz yukarıda asılı kalırlar.
Balonların içine havayla birlikte başka şeyler doldurabilsek diye düşündüm geçenlerde.
Gökyüzüne yükseliyor ya , artık orada asılı kalmadığını biliyorum.
Balonlara havayla birlikte sevgi üflesek,sadakat,dostluk,samimiyet,merhamet ,,,  barış.
Güzel olan herşeyden doldursak içine biraz biraz.
Belki hiç inanamadığım aşkı üfler birisi..
Belki hiç bitmeyecek sevgi şarkıları...
Uçan balonlar gökyüzünde göremediğimiz iğnelere dokunup patladığında ,üstümüze yağsa herbiri.
En ucra köşede ki bir noktaya düşse umut,kalpleri kararmış insanların üzerine yağsa sevgi,silah ve bomba sesleri ile uyanan çocukların evlerinin çatılarına konsa barış,sokaklarına,caddelerine...
Belki dünya o zaman daha güzel olurdu.
Barış kokardı hava içimize çekerdik.
Mutlu insanları taşırdı  dünya üzerinde.
Ellerimizi daha çok açardık gökyüzüne; düşenleri yakalamak ve şükretmek için bizi hep görene.
Umutlar daha çok artardı.
Hiç kapanmazdı avuçlar,beklerdi sabırsızca.
Keşke..
Ruhumuz umudun esiri olsa ve hep onun kölesi kalsa.
Belkilerin diyarından sürgün,olabilirlerin hemşerisi...

15 Şubat 2011 Salı

Bir Kuşun Masalı

  Bir varmış bir yokmuş...
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Güzellikler Ormanı içinde, Mutlu Kuşlar Krallığı kuşları yaşarmış. Bu krallığın kuşları mutlu uçar, mutlu yaşarmış. Fakat bir kuş varmış ki (adı Mutsuz Kuş) mutlu görünür, için için mutsuzluklar duyarmış. Çünkü; Mutsuz Kuş, kuş kralının kızına aşıkmış. Prenses kuşun tüylerindeki yeşili, yemyeşil ormanı bile kıskandırırcasına güzel bulur, gökyüzünde uçarken bulutlarla kardeş olduğunu düşünürmüş. Ama yapabileceği hiçbir şey yokmuş prensese kavuşma için... Dertli dertli yaşarken bir gün olanlar olmuş. Güzellikler ormanına Kötü Kuşlar ülkesinin kuşlarının saldıracağı duyulmuş. Tüm kuşları bir korku sarmış. Çünkü Kötü Kuşlar ülkesinin kuşları; güçlü, korkusuz ve zalimmiş.
  Mutlu Kuşlar kralı ormanın dört bir yanına haberler salmış. Korkusuz kuş askerlerini savaşmaya çağırmış. Kötü Kuş Kralını yakalayıp ülkeyi kurtarana da kızı prenses kuşu vereceğini söylemiş. Bunu duyan Mutsuz Kuş hemen orduya katılmak istemiş ama; bir sorun varmış: Mutsuz Kuş  savaşmayı bilmiyormuş. Yeteri kadar da güçlü değilmiş. Hiç vakit kaybetmeden Güzellikler Ormanının derinliklerinde herkesten uzak yaşayan bilgili, güçlü büyücü İbibik kuşuna gitmiş.
  İbibik kuşu ona büyü ile dövülmüş bir kılıç vermiş. Bu kılıç onu güçlü kılacak, düşmanını yenmesini sağlayacakmış. Fakat İbibik kuşu ona gitmeden şöyle demiş "savaş bittiğinde senden bunun karşılığını alırım."Mutsuz Kuş tamam diyip krallığa geri dönmüş. Kendine çok güveniyor, içinde prensese duyduğu aşk dolup taşıyormuş. Derken savaş başlamış. Mutsuz Kuş Kötü Kuşlar ülkesinin kuşlarıyla savaşmış, savaşmış, savaşmış... Savaş tam kırk gün kırk gece sürmüş. Mutsuz Kuş çok başarılı olmuş savaşta. Şanı ormanın her köşesine yayılmış. Herkes onu anlatıyormuş, herkes ona imreniyormuş. Mutsuz Kuş hiç olmadığı kadar mutluymuş. Zaferleri onu mutsuzluklardan çekip çıkarmış. Kötü Kuşlar Kralını da tek başına yenen Mutsuz Kuşu, Mutlu Kuşlar Kralı huzuruna çağırmış. Ona minnettar olduğunu söylemiş, bir de kızını vereceğini... Mutsuz Kuş tam kralın önünde eğilmiş, şükranlarını sunarken birden İbibik kuşu belirivermiş. "Senden yaptığımın karşılığını almaya geldim." demiş. Mutsuz Kuş "Söyle demiş, ne istersin Bilge İbibik Kuşu?."
İbibik kuşu "Senden prensese duyduğun aşkı istiyorum; ama onu veremezsin, o zaman prensesi vermeni istiyorum." demiş.
 Mutsuz Kuş prensese bakmış sonra da İbibik Kuşuna. Peki demiş," Sana istediğini vereceğim hem de ilk istediğini, prensese duyduğum aşkı." İbibik Kuşu şaşırmış "Nasıl?" demiş.
  Mutsuz Kuş, İbibik Kuşunun ona verdiği kılıcı alıp göğsüne saplamış, sonra da  kalbini çıkarıp atmış İbibik kuşunun önüne." Prensese  duyduğum aşk işte burada!.." diyip yığılıvermiş cansız bedeni.
  Mutsuz Kuş böylece prensesi kurtarmışken, canından da olmuş. Çünkü Mutsuz Kuş anlamış ki, onu kahraman yapan prensesin varlığı ya da kılıç değil, prensese duyduğu aşkmış!

11 Şubat 2011 Cuma

Benim Annem...

Bir tanedir çünkü;
Arayıpta  bulamadığımı,tek seferde eliyle koymuşcasına buluverir bana.
Hasta olduğumda en çok o üzülür.
Moralim bozuk olduğunda en çok o düşünür.
Kek yapmaya çalışırken içine,sıcak süt koyup,kekin kağıt gibi olmasına neden olduğumda,' krema dökelim,kabarmış görünsün'  dememe aldırış etmeyen odur.
Superman gibi uçamasa da,Spiderman gibi atletik hareketler yapamasada,Batman'in teknolojinin son ürünü olan alet edevatına sahip olmasa da benim favori kahramanımdır.
Beraber film izlemesi farklıdır.
Sürekli kalkıp telefona,yemeğe,komşuya bakıp, gelince 'Ne oldu,ne oldu?' diye benden cevap almaya çalışandır.
Temizlik yapmayı her daim seven,benim isteksizliğimi 'yaptığın bana ise öğrendiğin kendine' özdeyişi ile örtük mesaj vermeye çalışandır.
Büte kaldığımda ' E kızım çalışmadın mı?' dese de,bütten geçtiğimde 'Benim kızım çok çalışır' demeyi bilendir.
Brokoli ve bezelyeyi benim kadar sevmeye çalışan,
Off,pff,o ve f gibi ünlemlerimi en çok duyan, 
Sorduğum (saçma da olsa) sorulara cevap arayandır.
Sürekli konuşup kafa şişirmeme kızmayan
Yaptığım her türlü sakarlığa gülüp geçmeyi bilen,
Nasihat üstüne nasihat veren,
Benim her  halimi seven,mükemmel bulan; fakat en çok eleştirendir.
Benim annem; canım,arkadaşım,kimsenin bilmediği süper kahramanımdır.:)

9 Şubat 2011 Çarşamba

Kum Saati

Tüm insanlar aynıyınız aslında.
Ruhlarımızın sıkıştığı bedenlerde yaşıyoruz kayıtsızca.
Kötülükler var,tatminsizlikler var ,hep birileri suçlu,hep birileri düşman ve hep birileri kurban..
Şikayetlerle geçiyor ömrümüz.
Ellerimizde ki aynaları kendimizden başka herkese tutuyoruz.
Hepimiz aynı romanda olsakta ,başrol için sürekli yarışıyoruz.
Bilmiyoruz ki aslında birbirimize aynı kitabın öykülerini  anlatıyoruz.
Ya tatminsizliklere ne demeli?
Varlık içinde yokluk çekiyoruz, çünkü varlığı sadece maddi olarak algılıyoruz.
Zamanı müsrifçe harcıyoruz (paha biçemediğimiz için olsa gerek).
Dostlukları umursamazca söndürüyoruz.
 Kum saatindeki kumlar gibiyiz.Akış yönümüz aynı,  dibe düşme anlarımız farklı.
Saat kırıldığında,kumlar akmak için birbirine çarpmadığında,sadece ve sadece bir kum tanesinden ibaret olduğumuzda ,kitap sadece birini anlatıcak.
Yeryüzünde tamamen yalnız kalmış, biz olmaktan çıkmış bir olmaya mahkum birimizi...

6 Şubat 2011 Pazar

Lunapark

Uyandırmak istiyor insan bazen içindeki çocuğu.
Hadi kalk ,at üstünde ki tozları yeniden eskisi gibi olalım diyor.
Elma şekeri yiyelim,ip atlayıp top oynayalım,ellerimizi yeniden çamura bulayalım,saklanalım,koşalım,ebe olalım,,ama ne olursa olsun tekrar çocuk olalım diyor.
Büyüdükçe kucaklıyormuş çünkü  insan acıları.
Hayaller bile arkasına dönüp bakmadan terk ediyormuş adamı..
Elma şekerini heryeri yapış yapış olana kadar yemek,pamuk şekerine gömülmek,leblebi tozunu bir çırpıda içine çekmek ..özlem dolu anılar mı oldu artık?
Hayaller lunapark ışıkları gibi rengarenkken,siyahla gri arası tonlar da sandıklarda saklı.
Hayır karamsarlık değil bu,düşüpte kalkmayı bilmemek,yenilgileri kabullenmek değil!..
Yorulmak sadece,kaçmaya çalışmak, içinde saklanmaya zorlanmış masumiyeti ararken bulmak onu,çocukluğu..
Annemizin bitti dediği masalları tekrar baştan okumaya çalışmak,lunapark ışıklarını görebilmek teker teker,atlı karıncalara koşmak,hiç ayrılmamak onlardan.
Ruhunuza ninni söyleyen müziğiyle tekrar tekrar binmeyi istemek.
Hiç sevmemiş olabileceğiniz palyaçoları bile, bir kez olsun görebilmek.
Baloncunun tüm balonlarına sahip olma arzusu taşımak,birine sahip olunca hiç bırakmayacakmışcasına tutmak,
Gökyüzüne gülerek çığlıklar atmak,ben bir süper kahramanım demek,
Dondurma toplarına' lütfen erime ve hiç bitme 'diye  yalvarmak,
Uzakta,uzakta,artık çok uzakta..
Kuşun kanadına konup gitmiş,kapılar ardında kalmış çocukluğumuz..
İçimizdeki lunapark boşalmış,oyuncaklar  öksüz kalmış,salıncakların zincirleri kopmuş,dönme dolap durmuş..
Çocukluk cenneti sonsuza kadar sürecek vedaya sokulmuş.
Ona tekrar ulaşabilmek,lunaparkı tekrar açabilmeyi istemek..
İstiyorum,istiyoruz biliyorum..